Dedelerimizden ve dedelerimizin dedelerinden, tufanlardan ve sellerden önce, depremlerden ve göçlerden, savaşlardan ve kıtlıklardan önce, sırtını Sipil’e dayayan ve önü ovaya bakan, gündüz güneşte parlak taşları, geceleyin ayda sedef kakmaları parlayan bir sarayda; Lidya’ya, Ardysus’un oğlu ve Alyattes’in babası Sadyattes hükmediyordu. Sadyattes, Sipil’in öte yanı hakkında ardı gelmeyen sorular soran, dolunayda ulumalar eşliğinde kurtların şemailini kafasında çizip çizip bozan, yörenin yakalaması uğursuz yaban atlarının sırtında tepeler aşmayı hayal eden tek çocuk değildi şüphesiz. Onun kısa ömrünün renklerini solduran daha çok, bu düşleri güden tek prens olmasıydı.

Sadyattes’in saltanat sürdüğü 25 yıl içindeki 9129 geceden bir gece, uzun saray koridorlarındaki topuk sesleri kesildikten çok sonra, görevleri kralın yatak odası kapısında sabahlayıp onun soluğunu saymak olan gece muhafızları, “Lethe’yi çağırın gelsin,” diyen mırıltıyı işitti. Sesi giderek yükselen telaşlı adımların ardından Lethe; iki büklüm, kralın odasına girdi.

“Seni çağırdım ey sarayımın kâhini, Sardis’in bilgesi! Bir hikâye anlat bana. Gördüklerinden bir yer, yediklerinden bir yemek, konuştuklarından bir dil söyle. Bu gece uyku bana uğramadı, belki sen yardım edersin.”

Lethe, saraya ilk girdiği zamandan beri neredeyse her gün krala hikâye anlatırdı. Sadyattes, Lethe’nin ağzından çıkan her kelimeyi heyecanla bekler, çoğunlukla gözlerini kapatıp başını eğer, mesel biter bitmez de bir yenisini buyururdu. Aşağı yukarı aynı yaşlarda olan, saçlarına daha yeni kır düşmeye başlamış bu iki adam, talihli bir anda buluşmuş, ne var ki buluşmadan sonra tenine renk, işine güç gelen Sadyattes’in aksine Lethe günden güne solmuş, süzülmüş idi.

“Yücelerin yücesi, cömertlerin cömerdi, adına İteru dedikleri bir ırmağın kenarlarında yaşayan insanlar…” diye başladı Lethe hikâyesine – sesi dümdüz, “…domuzu kirli sayarlar. İçlerinden birisi bir domuzun yanından geçse…”

“Gerisini biliyorum Lethe, ‘üstündekilerle birlikte kendilerini ırmağa atarlar,’” diye kesti meseli kral. Sesi kabardı; “Kaç zamandır yeni bir şey duymadı o güzel sesinden kulaklarım. Gözlerime belki de bu yüzden uyku girmez.” Lethe’nin başı düşüp gözleri eğrilerek kapanınca sakinleşti; “Ey sarayımın nuru, rüyalarımın ilhamı Lethe! Huzuruma geldiğin ilk gün hatırımda. Daha önce görmediğimiz yeşil bir sarık almış başına, parlak kumaşlara sarınıp dikilmiştin karşımda. Arkandan sürüdüğün deri çantayı önüme bırakıp ‘Kralıma!’ demiştin. İçindeki nedir diye sorduğumda, ‘Yüce kralıma güneşin doğduğu yerden getirdim,’ deyip içinden katmer katmer kumaşlar, burcu burcu otlar ve parlayan taşlar dökmüştün. ‘Her birinin hikâyesi var kralım, izin verin size anlatayım,’ diye, ağaçlarda kaygan ipliklerin yetiştiği ve tarçının kuş yuvalarından toplandığı ve kap kacağın meyve kabuklarından yapıldığı diyarları anlatmıştın. Ve sarı insanları ve kahverengileri ve çekik gözlüleri de. Ben Lethe, o vakte kadar senin ağzından çıkanlar gibi şey görmemiş, onlar kadar gerçek, onlar kadar heyecanlı meseller dinlememiştim. Sonraki yedi gün boyunca bahçede yürüdük – tanın ağardığı vakitten karardığına. Yedi koca gün devirdik: Deri çantandaki her şeyin hikâyesini tekrar tekrar dinlediğim. Biberin, zencefilin, ipeğin, kızıl kökün, kuru meyvelerin. Bahçede dolaşırken ‘Kralım,’ dedin bana, ‘Müsaade edin tekrar yola çıkayım.’ Benim yüzüm düzleşti, rengim ağardı, biliyorum. Nereye gideceksin diye sordum bir servinin gövdesine yaslayıp sırtımı. Her şeyin yeri değişiyordu, koca Sipil etrafımda dönerken, ‘Batıya,’ dedin heyecanlı, ‘Güneşin battığı yere ey kralım. Oralardan size hediyeler oradan size hikâyeler getirmek için.’ Ardımdaki servinin her gün izlediği ovada ekinlerin üzerinde bir yel gezindi. Senin arkan dönüktü ey Lethe, benim önüm. Hepsi eğilip bükülüp bir diğerine çarptı, bir diğerine bulaştı. Saçına girdi yel. Saçının sarısıyla kuru ekininki karıştı. Gözlerin berrak bir ufuk – içinde kızıl bir güneş batıran. Ne denir? Git desem, sabahında güneşi sırtına, gölgeni önüne düşürür giderdin. Kal desem, gecesinde bir yarını rüyalarda kor uyanırdın. Ağzımı açamadım Lethe. Sense gitmedin. Minnettar kaldım, kurbanlar kesip şölenler yaptım. Her akşam sarhoşu olduğum bir hikâye anlattın bana. Her akşam şarabımın içinde bin bir renkte bin bir peri dans etti. Bunun da vardı bir kötü ettiği. Uyuduk uyuduk uyandık ama senin gözünün kemali her geçen gün daha bir buğulandı, akı daha sarardı.”

“Söyleyeceklerim için beni bağışlayın ulu kralım. Ama madem sizin de nazarınızdan kaçmamış sırtımın kamburu, o zaman bir iki kelâm etmek gerek kendim hakkında. Anlattıklarınızın hiçbiri ben değil ey ulu kralım. Ben dediğin sarayın kapısından içeri hiç girmedi o gün. Ben dediğin, görmüş, şaşırmış, unutmuş bir kaplumbağa. Evini sırtında taşıyan, ağır ağır, sessiz yürüyen bir göçebe.

Görkemli saray sütunların arasından girmeden önce, dilinde tükenmeyen dualar döndüren bir âşıktım. Göçebelik ibadettir. Vecd ile sonsuz bir yolda yürür insan. Yeni bulduklarına hayranlıkla şükür ederken, elinden kayanlara minnetle veda eder. Zaman genişler, gün büyür, güneş daha yavaş gezer gökte. Bir nefese seneler sığar bazı günler, bir sofraya insanlar, yüzler, hayatlar. Bazen bir anne bulunur bir yerde, bir baba. Öpüp onları selamlarken son kez, bir daha görmemecesine, ölümü düşler insan, kendi ölümünü ve onlarınkini. Bir ömür eder işte bu bile – bir yevme sıkışır ömür.

Alışmadan hiçbir yere, iz bırakmadan, suyunu, yeşilini eksiltmeden, bazen şarkılar bazen ağıtlarla, ama yana yırtıla; yüzümü tekrar rüzgâra dayardım. Yel eserken önümde ve gölgem peşim sıra burula burula gelirken; bir bilgelik ki çökerdi üstüme. Bilirdim çünkü ne daha iyi ne daha kötü gittiğim yer. Başka kokan lâkin – başka türküler söylenen. Geri dönmedim hiç – hem amaç hem uğur olsun diye. Bir sıyrılamadığım ağacım var taşıdığım karnımın orta yerinde. Olsa olsa incir ağacı olur kökleri bu kadar geniş olan, bu kadar su isteyen, bu lezzette yemiş veren. Dünyanın öbür ucunda isim koydum ona, asvattha dedim. Yemişi mevsimsiz biten, ama belleği olan. Anı tadında burum burum meyve döken. Kuzeye gitsem ya da güneye, batıya gitsem ya da doğuya; yanımda taşıdığım cennetim ve cehennemim.

Arada bir sorarlar teni tenimden koyu insanlar; özledin mi Sardis’i derler. Unuttum nasıl bir yerdi derim. Suyu başka değil miydi, ya havası derler. Duymaya niyetlendiklerini söylerim, başkaydı derim. Ama eklerim, başka olduğu için geldim. Anlamazlar. Günler geçer, günler geçer. Alıştın mı buraya derler. Anlamasam da neymiş o alışılacak olan, istediklerini derim yine, alıştım derim. Alıştım. ”

“Neden peki sarayımda derin kedere gark olursun? Neden gözlerin tül tül kapanır, yüzün hiçbir vakit gülmez?”

“Hâşâ beni yanlış anlamanızdan korkarım. Gördüğüm çayırların en ferahlarını, yediğim yemeklerin en lezzetlilerini buldum burada. Cömertliğinize, şanınıza layık olamadığımdan boynum dik durmaz. Ama kralım, aynı çiçekleri görüyorum, aynı bahçede geziyorum, aynı insanları selamlayıp aynı güneşin altında kavruluyorum aylardır. Yürüyorum, duruyorum, bakıyorum, görüyorum, ama şaşırmıyorum. Sinemi kurutan alışmaktır ey kralım, güzelliği saymamak, yanından geçip gidecek kadar alışmaktır.”

“Peki, nedir peşinde olduğun?”

“Siz neyin peşindeyseniz, ben de onun peşindeyim kralım. Mesellerin peşindeyim. Şükredecek sebeplerin, hayran olunacak çiçeklerin peşindeyim. Öpüyorum, kokluyorum, selamlıyorum onları; sonra terk ediyorum. Tanrının yarattıklarına bakıp derin nefes alıyorum. Bazen düşüp bir pınar kenarına üstümden bulutlar geçerken göğe bakıp ağlıyorum. Dedim ya ulu kralım, göğsümde bordo yeşil köklü asvatthayı taşıyorum… O pınara, o toprağa kök salarken yana yırtıla, ben şükre durup kendimden geçiyorum. Bir meyve sebepleniyor bu erişten, bayıla bayıla yiyor, yutar yutmaz tadını unutuyorum.”

“Hayatta topu topu iki şey vardır ey mahpus! Biri atadan kişiye hediye olanlar, diğeri de kişinin üstüne koydukları. Birine temel dersek, diğerinin adı taş, sütun, tuğla olur. Birine hamur dersek, diğeri heykel, ekmek, sıva. İkisi birbiriyle uyuşmadıkça huzur zahir olmaz bu dünyada. Annemle babam sağlam bacaklar, gür bir ses ve bir taht bıraktılar bana, üstüne ilim, üstüne adalet koyuyorum, iyi bir kral olmak için. Ama malum bana, karanlıkta aklımın fısıldadıkları yüzünden ne babam, ne de dedem kadar halkıma layık olabilirim.

Özrümü kabul et ey bedevi, ben senin esaretinde kendi özgürlüğümü bulup ferahladım. Nereye istersen git şimdiden sonra, nereyi gönlün çekerse oraya yürü.”

Lethe, gözlerinde koca bir bahar yağmuruyla Sadyattes’in eteklerine kapandı. “Beni affedin efendim, cömert efendim, yüce efendim. Kadir bilmezliğimden, inatçılığımdan dolayı beni affedin merhametli efendim.”

Sadyattes, o gece yatağına döndüğünde, gölgelerle kıpır kıpır tavana, ışıklarla kıpır kıpır gözkapaklarına; bilmediği dağlar, ovalar, evler, yüzler çizdi. Uyanan kuşların ötüşleriyle birlikte güneş, ilk ışıklarını pencerelerden içeri döktüğünde; Lethe bir somun ekmek, biraz su ve boş bir çantayla dev saray kapısından çıkıp uzun gölgesini eze eze yürümeye başladı.

*

Ayrılışından yirmi güz sonra Lethe, önünde durduğu dev saray kapısı onun için ikinci kez gıcırtıyla açıldığında, şükranlarını ve hediyelerini sunmak için karşısında Sadyattes’in oğlu Alyattes’i bulacaktı. Hediyelerin hepsini ilgiyle inceleyen yeni kral, bu yaşlı adamın hikâyeleriyle babası kadar ilgilenmeyecek, ona altınlar verip teşekkür edecekti. Lethe, ölümüne kadar her gün Sadyattes’in mezarı başına gidecek, Galler’den taşıdığı tohumları dikecek, sulayacak, büyütecek, dudaklarında da durmadan mesel cümleleri kıpırdatacaktı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s