Merhaba,

Kadınların kadını anlattığı ‘Woman In Me‘ yi biliyor musunuz?

Untitled

 Gammaz Yürek, hemen aşağıdan başlıyor. İyi okumalar dilerim.

Gammaz Yürek 

Edgar Allan Poe
(1842)

DOĞRU! – gergin – hep korkunç derecede gergin olmuşumdur ve hala da öyleyim; ama deli olduğumu neden söylersiniz ki? Bu hastalık duyularımı keskinleştirdi; yok etmedi ya da  onları köreltmedi. En çok da işitme duyumu. Dünyada ve cennette olan her şeyi duyardım. Cehennemden de çok ses duydum. Nasıl yani, deli miyim? O halde dinleyin! Ve hikayenin tümünü nasıl sağlam ve sakince anlattığımı görün.

Fikrin ilk olarak beynime nasıl girdiğini anlatabilmem mümkün değil; ama bir kere içime işledikten sonra, gece gündüz peşimi bırakmadı. Amaç yoktu. Tutku yoktu. Yaşlı adamı severdim. Bana hiç yanlışı olmadı. Hiç hakaret de etmedi. Parasında gözüm yoktu. Sorun sanırım gözüydü(1)! Evet, oydu! Bir akbabanınkine benzeyen – üzerindeki mat zarıyla, mavi, solgun bir göz. Ne zaman bana baksa, kanım buz keserdi. Ben de yavaş yavaş ihtiyarı öldürmeye karar verdim. Böylelikle kendimi gözden sonsuza kadar kurtaracaktım.

Şimdi, söylemek istediğim şu. Beni deli sanıyorsunuz. Deliler hiçbir şey bilmezler. Sizse beni görmeliydiniz. Nasıl akıllıca ilerlediğimi –nasıl dikkatle– gizliden gizliye ve olacakları sezerek işi bitirdiğimi! Onu öldürmeden önceki haftada olduğum kadar nazik olmamıştım hiç ihtiyara. Ve her gece, gece yarısı gibi kapısının çengelini çevirip açtım. Ah! Nasıl da kibar! Kafamın ancak gireceği bir aralıktan içeri, üstü kapalı bir fener tutardım. Öyle kapalı ki, hiç ışık sızmazdı, sonra da başımı içeri sokardım. Ne kurnazlıkla uzandığımı görseydiniz gülerdiniz! İhtiyarın uykusunu bölmemek için usulca uzanırdım – çok çok yavaş. Başımı, kapı aralığından, onu yatağında yatarken görebilecek kadar sokmak, tam bir saatimi alırdı. Deli bir adamın kafası bu kadar çalışabilir mi? Başım odaya girdikten sonra, feneri dikkatle açardım –çok dikkatli (menteşeleri gıcırdadığından)– ancak incecik bir huzmenin akbaba gözüne düşebileceği kadar. Tüm bunları, yedi uzun gece boyunca yaptım –her gece, tam gece yarısında– ama göz hep kapalıydı; bu yüzden işe devam etmem imkansızdı çünkü benim canımı asıl sıkan ihtiyar değil, o akbaba kem gözüydü. Yine de her sabah, gün ağarmışken odaya salına salına gider, cesurca konuşurdum. Sevecen bir sesle ismini söyler, geceyi nasıl geçirdiğini sorardım. İşte görüyorsunuz, benim her gece, tam on ikide, onu uyurken gözetlediğimden şüphelenmesi için hissiyatı çok kuvvetli bir adam olması gerekti.

Sekizinci gece kapıyı açarken, her zamankinden daha temkinliydim. Öyle ki saatin yelkovanı bile benden daha hızlı hareket ederdi. O geceden önce, gücümün ve zekamın boyutunu hiç bu denli hissetmemiştim. Zafer sarhoşluğumu güç bela zaptedebiliyordum. Oradaydım işte, kapıyı usul usul açıyordum. O ise benim gizli düşüncelerimi rüyasında bile göremezdi. Tüm bu düşüncelere hafifçe gülüverdim ve belki de beni duydu, yatağında kımıldandı, irkilir gibi. Geri çekildiğimi sanabilirsiniz –ama hayır. Odası zifiri karanlıktı (ihtiyar hırsızlardan korktuğundan, panjurlarını sımsıkı kapatırdı) ve bu yüzden kapı aralığını görmediğini biliyordum, istikrarlı bir şekilde itmeye devam ettim.

Nihayet başımı içeri sokmuş, tam fenerin üstünü açmaya çalışıyordum ki başparmağım teneke çengelin üzerinden kaydı ve ihtiyar yatağında doğrulup bağırdı – “Kim var orada?”.

Ağzımı açıp tek bir şey söylemedim. Tam bir saat boyunca, hiçbir kasımı kımıldatmadım, onun da geri yattığını duymadım. Hala yatakta oturmuş dinliyordu; – tıpkı benim de gecelerce yaptığım gibi, ölümün duvarlardaki bekleyişini işiterek.

Az sonra hafif bir inleme duydum, biliyordum ki bu öldürücü korkunun iniltisiydi. Acının ya da kederin değil –ah hayır!– dehşetin esir aldığı ruhun köklerinden gelen boğuk sesti bu. O sesi iyi tanırdım. Gecelerce, tam da gece yarısı, tüm dünya uyurken, bağrımdan kopup gelirdi, korkunç yankısıyla durmadan derinleşirken, korku benliğimi alırdı. Dedim ya, bu sesi iyi biliyordum. İçimden gülsem de, yaşlı adamın ne hissettiğini anlayabiliyor ve ona acıyordum. O ilk tıkırtıyı duyup yatakta döndüğünden beri uyanık yattığını biliyordum. Ta o zamandan beri endişesi büyüyordu. Yersiz olduğunu düşünmeye çalışıyor ama yapamıyordu. Kendi kendine söyleyip duruyordu: “Bacadaki rüzgardan başka bir şey değil – sadece bir fare” ya da “Küçük bir cır cır böceği cırıltısı.” Evet, bu varsayımlarla kendini rahatlatmaya çalışıyordu ama hepsi boşuna. Boşuna, çünkü kara gölgesiyle sinsi sinsi yaklaşan ölüm, kurbanını ağına düşürmüştü. Ve tam algılayamadığı gölgenin onu eleme boğan etkisi –görülmese, duyulmasa da– odadaki varlığımı hissetmesiydi.

Onun geri yattığını duymadan, büyük sabırla bekledikten sonra, fenerde küçük, küçücük bir aralık açmaya karar verdim. Açtım –nasıl belli etmeden, usulca– o yarıktan çıkan örümcek ipliği gibi ince bir ışık huzmesini akbaba gözün üstüne düşürene kadar.

Açıktı –fal taşı gibi– baktıkça öfkem kabarıyordu. Onu kusursuz bir netlikte görebiliyordum –donuk mavi ve üzerinde beni iliklerime kadar ürperten iğrenç bir örtü; ama ihtiyarın yüzünün ya da bedeninin başka hiçbir yerini göremiyordum: sanki iç güdüsel olarak ışığı dosdoğru o lanet noktaya tutmuştum.

Delilik konusundaki yanılsamanızın duyuların aşırı keskinliği olduğunu söylemedim mi size? Şimdi, diyorum ki, tıpkı bir saatin pamuğa sarıldığında çıkaracağı tik taklar gibi kısık, boğuk ve hızlı sesler geldi kulağıma. Bu sesi de çok iyi tanıyordum. İhtiyarın kalp atışları. Tıpkı çalan trampetlerin askerleri cesaretlendirmesi gibi, beni daha da kızdırıyordu.

Yine de kendimi tutup kımıldamadım. Güç bela nefes alıyordum. Feneri sabit tuttum. Işığı gözün üstünden kımıldatmamaya çalışıyordum. Aynı anda, berbat kalp atışları da yükseliyordu. Her an hızlanıyor ve yükseliyordu. Yaşlı adamın korkusu inanılmaz olmalıydı. Yükseldi, dedim ya, her an yükseldi! Gergin olduğumu söylediğimi hatırlıyor musunuz: evet öyleyim. Ve şimdi, gecenin şu ölü vaktinde, bu eski evin ürkütücü sessizliğinde öyle bir sesin bende zapt edilemez bir terör isteği uyandırması çok ilginçti. Yine de birkaç dakika daha kendime hakim olup kımıldamadım. Ama vuruşlar yükseliyor, yükseliyordu! Kalbin neredeyse patlayacağını düşündüm. Ve şimdi, içime yeni bir endişe düşmüştü –komşunun biri sesi duyabilirdi! İhtiyarın zamanı gelmişti! Gür bir bağırışla fenerin üstünü açtım ve odanın içine daldım. Çığlık attı –sadece bir kere. Bir anda onu yere indirdim ve ağır yatağı üstüne ittim. Neşeyle gülümsedim sonra, işin şimdiye kadar iyi gitmiş olmasına. Ama daha bir çok dakika, kalp boğuk bir sesle atmaya devam etti. Yine de bu canımı daha fazla sıkmadı: duvarın öbür tarafından duyulmazdı. Zaten bir süre sonra o da kesildi. Yaşlı adam ölmüştü. Yatağı kaldırıp cesede baktım. Evet, bir kaya gibi cansızdı. Elimi kalbinin üstüne koyup dakikalarca orada tuttum. Atmıyordu. Ölmüştü. Gözü artık canımı sıkmayacaktı.

Hala deli olduğumu düşünüyorsanız da, cesedi saklarken aldığım tedbirleri duyduktan sonra düşünmeyeceksiniz.Hava ağır ağır aydınlanıyordu ve ben acele ediyordum, ama sessizce. İlk önce cesedi parçaladım. Kafayı, kolları ve bacakları kestim.

Oda döşemesinden üç tahta söktüm sonra, kestiğim parçaları da doğramaların arasına yığdım.  Tahtaları yerine yerleştirdim, çok dikkatli, çok kurnazca, öyle ki hiçbir göz –onunki bile- fark edemezdi.  Temizlenecek bir şey kalmamıştı ortada –hiçbir leke- kan ya da başka bir şey. Bunun için çok temkinli davranmıştım. Tüm işi küvette yaptım – ha ha!

Bütün bu işleri bitirdiğimde saat dört olmuştu –gerçi hala gece yarısı kadar karanlıktı. Saat çaldığında, dış kapının da vurduğunu duydum. Tasasız bir şekilde kapıyı açmaya indim –korkacak neyim vardı ki? Kendilerini çok nazikçe polis memuru diye tanıtan üç kişi gelmişti. Geceleyin komşunun teki bir çığlık duymuş; birinin öldürüldüğünden şüphelenip karakola bildirmiş ve onlar da evi kolaçan etmek için gönderilmişler.

Gülümsedim –niye korkayım ki? Polisleri içeri buyur ettim. Çığlığı kötü bir rüya yüzünden benim attığımı söyledim. Yaşlı adamın ise köyde olmadığını. Ziyaretçilerime bütün evi gezdirdim. Evi aramalarını –iyice aramalarını önerdim. Son olarak da ihtiyarın odasına götürdüm onları. Eşyalarının yerli yerinde olduğunu gösterdim. Öyle güveniyordum ki kendime, odaya sandalye getirip çok yorulduklarını, ve yorgunluklarını orada atmalarını istediğimi söyledim, bu arada ben de kendi sandalyemi, zaferimin verdiği cesaretle cesedin durduğu noktanın tam üzerine koydum.

Polisler tatmin olmuştu. Davranışlarım onları ikna etmişti. Bense oldukça rahattım. Oturdular,  ben sorularına neşe içinde cevap verirken onlar da havadan sudan sohbet ediyorlardı. Ama çok geçmeden kendimi halsiz hissetmeye başladım, gitseler iyi olacaktı. Başım ağrımaya, kulaklarım çınlamaya başladı: onlarsa hala sohbete devam ediyorlardı. Çınlamalar iyice arttı: – devam ediyor ve durmaksızın artıyordu: bu histen kurtulmak için daha fazla konuşmaya başladım: ama o artıyor, daha da belirginleşiyordu – ta ki, sesin aslında kulaklarımdan geldiğini anlayana kadar.

Hiç şüphem yok ki o zaman betim benzim attı; – yine de gür sesimle aralıksız konuşmayı sürdürdüm. Ses yükseliyordu –ne yapabilirdim? Kısık, belli belirsiz, seri bir sesti –aynı pamuğa sarılmış bir saatinki gibi. Soluğum kesildi –yine de polisler duymuyordu. Daha hızlı konuşmaya başladım –daha hararetli; ama o ses inatla yükseliyordu. Ayağa kalktım, önemsiz şeyler hakkında abartılı abartılı konuştum; ses hala yükseliyordu. Niye gitmiyorlar? Adamların söyledikleri beni sinirlendirmiş gibi, sert adımlarla döşemede ileri geri yürüdüm – ses yükselmeye devam etti. Tanrım, daha ne yapabilirim? Sinirden köpürdüm – bağırıp çağırdım –küfrettim! Oturduğum sandalyeyi  döşemeye sürttüm ama o ses hepsini bastırıyor ve durmadan yükseliyordu. Yükseldi –yükseldi –yükseldi! Adamlar hala oturmuş mutlu mesut sohbet ediyorlardı. Duymamış olmaları mümkün müydü? Yüce tanrım! –hayır, hayır! Duydular! –şüphelendiler! –biliyorlar! –korkumla dalga geçiyorlar! –böyle düşündüm hala da öyle düşünürüm. Hiçbir şey o ıstıraptan daha kötü olamazdı! Hiçbir şey böyle alay etmelerinden daha dayanılmaz olamazdı! Bu ikiyüzlü gülücüklere artık dayanamazdım! Çığlık atacaktım ya da ölecek! Ve şimdi –şimdi yine! –Dinleyin! Yükseliyor! Yükseliyor! Yükseliyor!

“Alçaklar” diye bağırdım, “Daha fazla numara yapmayın! –Döşemeleri kaldırın! Burada! Burada! – Bu onun lanet kalbinin sesi!”

Çeviren: Aslı Akarsakarya


(1) İngilizce’de, göz(eye) kelimesi ile ben(I) kelimelerinin okunuşları, birbirleriyle aynıdır.