Edgar Allan Poe
(1837)

‘Eudosin d’orheon korhuphai te kai pharhagges’
‘Prhones te kai charhadrhai.’

ALCMAN.

Dağ dorukları uyuyor; vadiler, sarp kayalıklar ve mağaralar sessiz.

“DİNLE beni,” dedi iblis, elini başımın üzerine koyarken. “Sözünü ettiğim yer, Libya’da, Zaire nehri kenarında kasvetli bir bölge. Ve orada dinginlik yok, ya da sessizlik.”

“Nehir sularının safran ve mide bulandırıcı rengi vardır; ve onlar denize doğru akmazlar, güneşin kızıl gözünün altında sonsuza kadar dağınık ve çırpıntılı hareketlerle devinip dururlar. Çamurlu nehir yatağının iki yanında millerce uzunluğunda dev nilüferlerin solgun çölü bulunur. Bu ıssızlıkta birbirlerine iç geçirirler, benzi atmış uzun boyunlarını semâya uzatırlar ve kör olasıca başlarını bir ileri bir geri sallarlar. Ama aralarından yer suyunun fışkırması gibi yükselen belirsiz bir mırıltı vardır. Ve birbirlerine iç geçirirler.”

“Ama onların alemlerine sınır vardır –karanlık, korkunç, azametli ormanın sınırı. Orada orman diplerindeki çalılar tıpkı Hebrides’in dalgaları gibi sallanır. Ama semâda rüzgar yoktur. Ve uzun yıllanmış ağaçlar gürleyen, kuvvetli bir sesle sonsuza kadar bir ileri bir geri salınırlar. Ve yüksek zirvelerinden birer birer ardı arkası kesilmeyen çiğ taneleri düşer. Ve köklerinde garip zehirli çiçekler huzursuz uykuda uzanırlar. Ve yukarıda, hışırtılı ve gürültülü bir sesle gri bulutlar batı yönünde sonsuza akarlar, ta ki ufkun kızgın duvarındaki bir şelaleden yuvarlanana kadar. Ama semâda rüzgar yoktur. Ve Zaire nehrinin kıyıları ne dingin, ne de sessizdir.”

“Geceydi ve yağmur yağdı; ve düşerken su, düştükten sonra kandı. Ve bataklıkta iri nilüferlerin arasında durdum ve yağmur başıma yağdı –ve nilüferler ıssızlıklarının ağırbaşlılığı ile birbirlerine iç geçirdiler.”

moon

“Ve birdenbire, ince, solgun sisin ardından ay doğdu, ve rengi koyu kırmızıydı.Ve bakışlarım, nehrin kıyısında duran ve ayın ışığı ile aydınlanan büyük gri bir kayaya düştü. Ve kaya griydi, solmuş ve büyüktü –ve kaya griydi. Ön yüzünde taşa oyulmuş harfler vardı; ve kıyıya gelip de taşın üzerindeki harfleri okuyabilene dek nilüfer bataklığından yürüdüm. Ama çözemedim. Ay kıpkırmızı parlayıverdiğinde bataklığa geri dönüyordum, dönüp tekrar kayaya baktım, ve harflere; ve harfler ISSIZLIKtı.”

“Yukarı baktım, kayanın tepesinde bir adam duruyordu; ve adamın hareketlerini izleyebilmek için nilüferlerin arasına gizlendim. Ve adam uzun ve iriydi, ve omuzlarından topuklarına, eski Roma’nın beyaz togasına bürünmüştü. Suretinin hatları belirsizdi –ama siması, bir tanrınınki gibiydi; gecenin, sisin, ayın ve çiğin örtüsü yüz hatlarını açıkta bırakmıştı. Ve alnı düşünceyle geniş, ve gözleri kaygıyla vahşi; acının, bıkkınlığın, insanlıktan tiksinmenin ve yalnızlığa özlemin masalını okudum yanağındaki birkaç kırışıklıkta.”

“Ve adam kayanın üzerine oturdu, ve başını eline dayadı, ve ıssızlığa baktı. Aşağıdaki gürültülü çalılığa baktı, ve yukarıdaki yıllanmış ağaçlara, ve daha yukarıda hışırdayan semâya, ve kızıl aya. Ve ben nilüferlerin siperinde ona yakın durdum ve adamın hareketlerini izledim. Ve adam yanızlıkta ürperdi; -ama gece zayıflıyordu ve adam kayanın üzerine oturuyordu.”

“Ve adam bakışlarını semâdan çekip Zaire nehrinin kasvetli sularına, çürümüş sarı sulara, ve nilüferlerin solgun kalabalığına çevirdi. Ve adam nilüferlerin iç çekmelerini ve aralarından gelen mırıltıyı dinledi.Ve ben gizlendiğim yerde ona yakın durup adamın hareketlerini izledim. Ve adam yalnızlıkta ürperdi; -ama gece zayıflıyordu ve adam kayanın üzerine oturuyordu.”

“Ve ben bataklığın içlerine gittim, ve nilüfer kırı boyunca sığ çamurda yürüdüm, ve bataklığın derinliklerindeki çamurlarda yaşayan hipopotamlara seslendim. Ve hipopotamlar, bahamütlerle(1) birlikte sesimi duyup kayanın ayağına geldi ve ayın altında kuvvetli ve korku veren bir şekilde kükrediler. Ve ben gizlendiğim yerde ona yakın durdum ve adamın hareketlerini izledim. Ve adam yalnızlıkta ürperdi; -ama gece zayıflıyordu ve adam kayanın üzerine oturuyordu.”

“Ve varlıkları gürültünün lanetiyle lanetledim; ve öncesinde rüzgar bile olmayan semâda müthiş bir fırtına vuku buldu. Ve semâ fırtınanın vahşiliğiyle mosmor kesildi –ve yağmur damlaları adamın başına çarptı –ve nehrin suları çekildi –ve nehir köpüğe kesti –ve nilüferler yataklarında feryat etti –ve orman rüzgarın önünde un ufak oldu –ve gök gürledi –ve şimşek çaktı –ve kaya temelinden sarsıldı. Ve ben gizlendiğim yerde ona yakın durdum adamın hareketlerini izledim. Ve adam yalnızlıkta ürperdi; ama gece zayıflıyordu ve adam kayanın üzerine oturuyordu.”

“Sonra öfkelendim ve lanetledim, sessizliğin ve nehrin, nilüferlerin ve rüzgarın, ormanın, ve semânın, gök gürültüsünün ve nilüferlerin iç çekişlerinin lanetiyle. Ve ay semâya giden yolunda sallanmayı bıraktı –ve gök gürültüsü dindi –ve şimşek çakmadı –ve bulutlar asılı kaldı –ve su kendi yerine indi ve orada kaldı –ve ağaçlar sallanmayı bıraktı –ve nilüferler bir daha iç geçirmedi –ve bir daha aralarından ne mırıltı, ne de uçsuz bucaksız çölden herhangi bir ses gölgesi yükseldi. Kayanın üzerindeki harflere baktım, değiştiler; -harfler SESSİZLİKti.”

“Ve bakışlarım adamın çehresine düştü, ve yüzü dehşetle sararmıştı. Ve telaşla başını elinden kaldırdı, kayanın üzerinde öne doğrulup dinledi. Ama uçsuz bucaksız çölde hiç ses yoktu, ve kayanın üzerindeki harfler SESSİZLİKti. Ve adam titredi ve yüzünü çevirdi ve çok uzaklara kaçtı, aceleyle, onu daha sonra görmedim.”

Magi’nin(2) ciltlerinde güzel hikayeler var –Magi’nin demir kaplı melankolik ciltlerinde. Oradakiler derim ki Semânın ve Dünyanın, kudretli denizin –denize hükmeden cinlerin, ve azametli göğün görkemli hikayeleridir. Sibylle’ler(3) tarafından söylenen deyişlerde birçok eski zaman bilgisi de vardı; ve ihtiyarların Dodona(4) civarında titreşen bulanık yapraklar sayesinde kutsal, pek kutsal şeylerden haberleri olurdu –ama Allah varoldukça, iblisin kabrin gölgesinde yanıma oturup bana anlattığı bu masal, vazgeçmeyeceğim ki hepsinin en iyisidir! Ve iblis hikâyesini bitirdiğinde, kabir çukuruna girdi ve güldü. Ve ben iblisle gülemedim, ve gülemediğim için beni lânetledi. Ve ezelden beri kabirde yaşamış olan vaşak oradan çıktı ve iblisin ayakları dibine uzandı ve gözünü ayırmadan yüzüne baktı.

Çeviren: Aslı Akarsakarya


(1) Bahamüt: Kitabı mukaddes’te bahsi geçen, su aygırına benzer bir hayvan.
(2) Magi: Doğuda gördükleri yıldız aracılığıyla yeni doğmuş olan Hazreti İsa’yı ziyarete gelen üç müneccim (Matta 2: 1-12)
(3) Sibylle: Apollon rahibelerine verilen ad. Bunlar Gaipten haberler verirlerdi.
(4) Dodona’da (Epirus – Kuzey-Batı Yunanistan), Yunan tanrısı Zeus’a ve ana tanrıça Gaia’ya adanmış tarih öncesi bir kâhin evi vardı. Gizli bahçesinde rahip ve rahibeler yapılacak doğru davranışları belirlemek için meşe(ya da kayın) yapraklarının hışırtılarını yorumlarlardı.