1. gün

“Anlamıyorum beyefendi, garip bir durum olduğu kesin,” dedi görevli kadın çiğneyip yutarak kelimeleri. Yüzü biraz sarımsı, kavuniçi rujlu dudakları genişti. Kafasının üzerinde, o kımıldadıkça titreşen bir hale vardı. Belki de beklentilerim yüzünden bana öyle geldi. Anlaşılmaz değil gerçi, hem günün sonuydu, hem de kuyrukta daha yüzlerce kişi bekliyordu kayıt için. Tuşlara biraz daha sert basmaya başladı; tık tak tuk. Önündeki ekran önce titredi sonra mavileşti. Işık vurunca kadının yüzü yeşerdi. Dönüp başka bir görevliden yardım istedi. Sanırım sinirlenmişti zira kafasındaki hale iyice soldu. İki görevli de ekrana bakıp yeşil kafalarını oraya buraya salladıktan sonra; “Beyefendi,” dedi kadın bana dönüp, “Ekranımdaki verilere göre konuşacak olursam, şu anda burada değil dünyada olmanız gerekiyor. Hatta kayıtlara göre 35,208 saat daha mühletiniz var. Bunun anlamlı bir açıklaması hayat sürenizde yapılmış olan ani bir değişiklik olabilir. Yine de kesin bir cevap için lütfen bize biraz zaman verin. Arkadaşım size misafirhanemizi gösterecek. En geç iki gün içerisinde evraklarınız elimize ulaşmış olur. Sonra, yine buraya uğradığınız takdirde daimi yerinizi bildirir, yerleşmenizi sağlarız.”

Uluslararası bir yeri, uçak seferlerinin sürekli iptal edildiği karmakarışık bir havaalanını andırıyor burası. Kuyrukların upuzun olduğu, giriş ve çıkış kapılarının durmadan açılıp kapandığı, kalabalık, çok uluslu bir mekân. Kendimi bu geniş holde bulmadan önceki son hatıram; ben arabamın içinde uçarken, dünyanın ters döndüğü andır. Nasıl olduğu hâlâ aklıma yatmış değil. Süratliydim ve birden direksiyon hâkimiyetimi kaybettim. Sağ-sol-fren derken orta kaldırıma doğru gittiğini hatırlıyorum arabanın. Ardından refüjdeki ağaç, daha doğrusu fidan. Hızımı kesecek kadar büyük değildi, ince bir ağaç. Ona çarptığımda arabanın kaputu buruşmadı – bilakis ağaç eğildi, araba ağacın üzerine tırmandı ve ben göğü gördüm. Sonra yavaş yavaş evlerin çatıları, ağaçlar, kuşlar hepsi ters döndü, ben de tavana yapıştım. Sonrası yok. Hayatım gözümün önünden bile geçemeden kendimi burada buldum. Daha doğrusu şu ana kapının dışındaki karanlık yerde… Büyük giriş kapısı kapanıp açıldıkça karanlığın içine ışık sızıyordu. Herkesin o tünelin ucundaki ışık diye tasvir ettiği şey bu olsa gerek diye düşündüm. Kolayca kalktım ayağa, kapıya doğru yürüdüm. Dev kapıyı ittirip içeri girdiğimde, daha gözüm ışığa alışmadan, elime bir kâğıt tutuşturdu birisi… Baktım görevli, kâğıtta da sıram yazıyor. “İçeri geçin,” dedi. Sonra gişeleri, insanları, yanıp sönen numaraları gördüm. Oturup beklemeye başladım. Sıram gelince kavuniçi rujlu kadın; “Henüz çözemediyseniz beyefendi, öbür dünyadasınız. Şimdi kaydınızı kontrol edip nereye gideceğinizi öğreneceğim,” dedi. Öyle vurgusuz konuşuyordu ki hiçbir şey sormadan beklemeye başladım. Sonrasını biliyorsunuz, kaydımda bir terslik olduğunu söyleyip misafirhaneye gönderdi beni.

Görevli kadının arkadaşım dediği diğer adamla birlikte asansöre bindik. Asansöre giderken elli atmış kişiyi, bir kişinin üzerine yürürken gördüm. Adamcağıza bağırıyorlar, tartaklıyorlardı. Görevliler tutmasa ezivereceklerdi. Bunlar ne yapıyor diye sordum, bağırdıkları adam bir canlı bombaymış, o diğer elli kadar kişi ise suikastta ölen halkmış. “E, haliyle öldürüldükleri için çok kızgınlar,” dedi görevli. Cıkcıkladım. Asansöre binince nefes alıp almadığımı merak ettim. Burnumu sıktım, nefesimi tuttum, kendimi çimdikledim. Nefes de alıyorum, canım da yanıyor. Tam takım gelmişiz buraya diye geçirdim içimden. Hâlbuki daha gelişmiş bir beden beklerdim; yüksek titreşimli, karizmatik, akıcı… Dedem, halam ve diğer ölmüş tanıdıklarım geldi aklıma. Her neresi olacaksa gittiğim yer, onları görebilecek miyim acaba?

Odam, üç yıldızlı bir otel odası ayarında. Çok geniş değil, pencere başka bir binaya bakıyor, iki tek kişilik yatak, beyaz çarşaflar, duş, kullan at terlikler… Görevli odayı gösterip gittikten sonra hemen banyodaki aynanın karşısına geçtim. Yanağımı sündürdüm, kaşlarımı çattım, çenemi titretip dilimi yuvarladım. Her şey tamam, bu benim…

3. gün

Sabah hemen toparlanıp gişelerin bulunduğu büyük hole gittim. Dün elime sıra numarası tutuşturan görevliyi bulup onun yanındaki makineden yeni bir numara aldım. Bugün 78829’uncuyum. Gişelerin yanına kadar uzunca bir yol yürüyüp, banklardan birisine oturdum. Yerler halı kaplama olduğundan, bekleyenlerin bir kısmı da sere serpe yere uzanmış. Yanımda dimdik oturarak elindeki kitabı okuyan bir İngiliz duruyor. Oldum olası bu denli dik oturabilenlere hayretle bakmışımdır. Tam karşımda ona inat, neredeyse belinin üzerine oturmuş bir Hintli, az ötede ise birbirleriyle yüksek sesle konuşan birkaç İspanyol duruyor. Hintlinin yanına biraz önce iki Japon geldi. Japonlar öldükten sonra, hâlâ âlem insanlar. Yüzleri bankların oturulacak yerine bakacak şekilde yere bağdaş kurmuşlar. Dirseklerini ve diz üstü bilgisayarlarını bankın üzerine koyuyor ve tıkır tıkır bir şeyler yazıyorlar. İnsan ister istemez internet bağlantısı mı var diye düşünüyor.

Söylemeyi atladığım önemli bir şey ise buradaki dil. Dün ana kapıyı açıp da içeri girdiğimden beri, kimseyle anlaşmada güçlük çekmedim. Öldükten sonra, ebedi bir banka kuyruğuna gelmişim gibi hissetmenin dışında, başıma gelen en büyük değişim bu oldu aslına bakarsanız. Anadilim olmayan başka bir dili, aynı anadilim rahatlığında, hatta başka bir dil konuştuğumu anlamadan konuşabiliyordum. Türkçe değil de başka bir dil konuştuğumdan ilk olarak; kamburumu çıkarmış büyük ekranlarda numaramı takip ederken, yanımda oturan Arap’ın –sanırım Yemenli- cebinden çıkardığı bir avuç Şam fıstığına teşekkür ederken şüphelendim. Arapça bildiğim 3 kelimeden birisini söylemeye çalıştım; “Şükran” O ise kusursuz bir Türkçe’yle cevapladı beni; “Bir şey değil, afiyet olsun.” Aksansız söylediği bu cümleye çok şaşırıp hemen sordum;

“Türk müsünüz?”

“Yo, hayır, niye ki?”

“Harika Türkçe konuşuyorsunuz da, nerede öğrendiniz?”

“Ben Türkçe bilmem,” dedi ve sırası geldiğinden apar topar yanımdan kalktı gitti.

Bu sefer oturduğum bankta biraz kayıp az ötede çocuğunun ağzına eliyle bulgur benzeri bir şey koyan Afrikalı kadının yanına yanaştım,

“Maşallah kaç yaşında?” Kadın varlığımı garipsemeden cevap verdi:

“Sağ ol, dört.”

O zaman anladım ki Türkçe falan değil bu. Buradaki tüm diğer insanlar gibi başka bir dil konuşuyorum.

Dil sorunu ortadan kalkınca önümde açılan milyonlarca olasılığa bayıldım. Bu aslında dünyadayken uzun uzun hayalini kurduğum şeydi – herkesle konuşabilmek! O gün de bekleme sürem olan birkaç saati yanımdaki, karşımdaki kişilere nasıl öldüklerini ve nereye gidiyor olduklarını, bu dünyayla ilgili sorularımı sorarak geçirdim. Karayipli bir çocukla ya da Moğol bir kadınla aynı dili konuşuyor olmak harika bir duygu.

Gişeye yakınlığım sebebiyle, bazı konuşmaları duyuyordum. Duymaktan da öte, gideceği yeri öğrenip de bazı haberlere sevinen, bazılarına da üzülen biz öbür dünyalıları görüyordum. Bir ara gişenin önünde yaşlıca bir teyze durdu, “İsa sizi korusun,” diye girdi söze, ben merakla izliyorum. “Fın fın dın dın, nasıl öldünüz hmmm,” diye birkaç soru sorduktan sonra görevli, “Cennete buyurunuz,” dedi. Kadın zerre kadar şaşırmadı bu olaya. Kendinden emin bir şekilde, bir görevlinin kolunda cennete doğru tın tın yürümeye durdu. Ben ağzım açık arkalarından bakakaldım. O zaman üç dinlerin öğretisi doğru muydu? Peki tamam, diyelim doğruydu ama hep birbiriyle kanlı bıçaklı olan bu üç dinin hangisi doğruydu? İsa diye başladığına göre kadın lafa, Hıristiyanlık mı? Derken bir sonraki yanaştı gişeye. Ben dikkatle izliyordum zira eğer Hıristiyanlık öğretisi doğru olan idiyse, tespihli, fötr şapkalı ve uzun cepkenli bu dindar Musevi adamın direk cehenneme gitmesi gerekiyordu. Ama öyle olmadı, o da cennete gitti. Hiç eksilmeyen bir heyecanla izlemeye devam ediyordum. Eksilmeyen diyorum çünkü ondan sonra gelip de “Bana hâlâ lojman çıkmadı mı?” diyen adam birkaç gün daha beklemesi için tekrar süitine gönderildi. Hakkında beklediği cennet kararının bugün de çıkmamış olduğunu öğrenince isyan eden Hindu görevlilere; “Beni en büyük oğlum ateşe verdi, bu kadar bekletemezsiniz, şikâyet edeceğim hepinizi!” diye bağıra bağıra uzaklaştı. Sıramı beklerken en az on, on beş kişinin konuşmasına daha şahit oldum ama hiçbirisi bana buranın işleyişini anlamama yardımcı olmadı. Yine de kafamı en çok kurcalayan şey, her seferinde gişelerin arkasındaki zifiri karanlık kısmın farklı bir yerindeki kapının açılması, açılan kapıdan her seferinde farklı bir ışığın sızması ve öbür dünyalılar nadiren bir diğerinin geçtiği aynı kapıdan geçse de, kapıların herkes geçerken farklı bir renge bürünmesi oldu. Sanki diye içimden geçirdim, herkes kendine has bir yere gidiyor.

Son bir saattir suratıma yapışık olan o şaşkın ifade henüz solmamışken sıram geldi ve gişe memurunu dinlemeye başladım. Yine aynı şey oldu; “Yanlışlıkla ölmüşsünüz,” dedi kadın. “Çok araştırdık, kaydınızın ve ölüm sebebinizin şimdiye kadar çoktan elimize geçmiş olması gerekiyordu, ama henüz gelmedi. Sekizinci kat ile görüştüğümde ise, sizin tam da şu saatlerde evinizin ısıtma sistemini yapan ustaya bir şeyler anlatıyor olmanız gerektiğini söylediler.”

İlk duyduğumda anlayabileceğim bir şey değildi tabi. “Ne demek yanlışlıkla ölmüşsünüz?” dedim, “Oluyor mu burada böyle şeyler, nasıl bir sistem bu?” Evin ısıtmasını yapan ustaya gelince; haklı olabilirdi, son iki gündür eve usta geliyordu. Adamın yetenekleri beklediğimin baya altında çıktığından, işi batırmasın diye başında durmam gerekiyordu. Benimkine benzer olayların çok nadir olduğunu söyledi görevli. “Aşırı yüklenme yüzünden tam o anda ölmesi gereken kişi ya da kişilerle, astral bir sinaps durumuna girmiş olabilirsiniz,” diye de bir açıklama yaptı. Kızamadım, öyle bir duygum yoktu sanki. Burulmadı hiçbir şey karın boşluğumda ya da beynime kan hücum etmedi. Ama durmadan yankılanıyor kafamda tabi; “Yanlışlıkla ölmüşsünüz!”

“Ne olacak şimdi?” dedim,

“Lütfen birkaç gün daha istirahat edin otelde. Hakkınızda bir karar duruşması başlayacak ve varılan sonuca göre nerede olmanız gerektiği size bildirilecek,” dedi.

4. gün

Kayda değer hiçbir şey yapmadım tüm gün. Yatağımda ve misafirhanenin koridorlarında öylesine geçirdiğim saatlere alışıyorum galiba. Gerçi öğleden sonra lobiye indim biraz, hatta buradaki tek insan olmadığımı görüp birkaç arkadaş da edindim. Batak oynadık. İki tanesi burada kalacakmış –sonsuza kadar– bu misafirhanede. Neden burada kalacakmışsınız diye sorunca,

“Ne yeterince iyi, ne de yeterince kötü insanlardık,” dediler bir ağızdan. O zaman aklıma geldi;

“Araf denilen yer burası mı?”

“Öyle de diyebilirsin” dedi gözlüklü, elli dokuz yaşında olan. Kalp krizinden vefat etmiş.

“Ne demek öyle de diyebilirim?” diye sordum. Arkadaşlarıyla gülüşüp;

“Onu da öğrenirsin, zamanla,” dedi.

“Sıkılmıyor musunuz peki burada? İn çık, in çık aynı odalar, aynı insanlar,” dedim.

“Yoo,” dediler.

Şehre iniyorlarmış sık sık. Hatta birisinin orada ormana bakan bir evi varmış. Nasıl bir şehir dedim;

“Bowlingli, sinemalı, yüzme havuzlu bildiğin şehir,” dediler.

Bilmiyorum, görmedim ben öyle bir şehir. Yarın resepsiyona soracağım.

5. gün

Şehri sordum üç kişiye, bunlardan birisi resepsiyondaki görevli. Kimsenin haberi yok öyle bir yerden. Çok garip. Dünkü elemanları da göremedim daha sonra etrafta, yoksa peşlerine takılıp gidecektim.

Akşam sıkıntıdan yatağımda uzanıp, gözlerim yarım açık televizyon seyrederken odamın kapısı çaldı. Ten renginden, ellerinden, boyundan – Hindistan, Nepal ya da Bangladeş diye tahmin ettim; ki evet, Hindistanlıymış. Adı Sanjog. Kırk beş yaşlarında.

“Öldünüz mü sizde?” dedim ki şu durumda saçma sapan bir soru.

“Evet,” dedi kibarlığından.

“Hoş geldin öyleyse,” dedim, “Hiç olmazsa birlikte sıkılırız.”

“Çok kalmayacağım ben, yarın gece tekrar döneceğim dünyaya,” dedi.

“Nasıl?” dedim, “Bu kadar hızlı olabiliyor mu? Bana sadece neden öldüğümün, nereye gideceğimin kararı için bile iki gün beklememi söylediler. Dönüş ne zamana olur kim bilir.”

“Valla benim bildiğim genelde hızlı oluyor,” dedi.

Sanjog için bu kayıt ve evrak işlerinin nasıl bu kadar şip şak olabildiğini anlamadım. Belki de şu evrenin en şanssızı benim. Yarın o koca kuyruğu tekrar çekip kadına neler olduğunu soracağım.

Boş olan yanımdaki yatağa oturup “Yarın,” dedi Sanjog, elini çarşafa sürterek sırtını duvara yasladı; “Bir sonraki hayatımı geçireceğim beden de açıklanacak…”

“Nasıl? Gerçekten mi?” diye gözlerimi sonuna kadar açtım. Tepkime şaşırmış olacak ki bana garip bir bakış fırlatıp kafasını salladı.

“Senin cevabının bu kadar gecikmesine biraz şaşırdım aslında, ne kadar oldu öleli?” dedi.

“Böyle durduğuma bakma, ben de biraz gerginim aslında. Dört gündür buradayım. Ama senin için sevindim,” dedim sırıtarak.

Sanjog bana garipser gibi baktı, baktı. Benimse sırıtışım uzadı, uzadı. O ara onun adına olan sevincimi anlamsız buldum. Adam pekâlâ ikinci hayatında hamam böceği olabilirdi değil mi? Öyle şeyler okumuşluğum vardı yaşarken. Hatta rahiplerin bir kısmı akrabalarını yememek uğruna vejetaryen olmuyorlar mıydı?

“Kusura bakma,” dedim sonra, “Yeniden doğuş hakkında pek az şey biliyorum ben.”

Her ne dersem diyeyim, tuhaf bakışlarına bir türlü son veremiyordum. Artık nasıl davranacağımı bilmiyordum açıkçası.

“Dünyaya dönüşü bekliyorsanız nasıl oluyor da yeniden doğuş hakkında bir şey bilmiyorsunuz anlamadım,” dedi.

Bense bunu neden anlamadığını anlayamıyordum. Hem işin aslı, dünyaya dönüp dönmeyeceğimi de bilmiyordum. Burada ne yapıyorum, nereye gideceğim, ne zaman… Hiçbir soruya verecek cevabım yoktu. Düşünceler başımın etrafında atlıkarınca gibi dönerken, o boğazını temizledi.

“Yaşadığımız bir önceki hayatın güzelliğine göre, kast sistemindeki yeni yerimizi alırız. En aşağıda hayvanlar en üstte de Brahmanlar bulunur. Bunları biliyorsunuzdur sanırım?” Yine temizledi. “Hani dört ana grup –ki pratikte bunlardan başka binlerce kast isimleriyle kimlikleniriz: Brahman’lar, Ksatriya’lar, Vaisya’lar, Surda’lar… Hiç olmazsa duymuşluğunuz vardır, öyle değil mi?”

Bu konuda neden bu kadar üstüme geliyor anlamış değilim. Hayır, duymadım, bilmiyorum. Ben ona tutup; “İkindi namazının kaç rekât sünneti, kaç rekât farzı var biliyorsun değil mi? Aa, bilmiyor musun, ne kadar ayıp,” diyor muydum? O devam etti:

“Hayvanlar da dâhil olmak üzere, ölümün bilincinde olan herhangi bir canlı olarak yeniden doğabiliriz.”

“O zaman sizin buraya ilk gelişiniz değil?” diyorum.

“Hayır değil,” diyor. “Ama öncekileri hatırlamayız.”

Yatakta neredeyse yatar vaziyete gelen bedenini düzeltip öne doğru eğiliyor, sır verir gibi;

“Ama…” diyor, “Fena değildi ama… O kadar da iyi değildi hayatım. O kadar değil.”

6. gün

Sabah erken kalkıp gidebilirseniz meydana, kuyruk daha az oluyor. Öyleyse, gündüz ölenlerin sayısı, gece ölenlerden daha fazla diyebiliriz. Tuhaf. Bu yüzden, Sanjog ile ben de sabah erkenden sıradaydık. Sabah kalktığımızdan beri çok heyecanlıydı Sanjog, onu yatıştırmaya çalıştım ben de durmadan. Sadece yarım saat bekledik bugün kuyrukta. Yarınki yolculuğu ve dini hakkında sorular sordum. Anlattı. Kafamın biraz daha karıştığını itiraf etmeliyim.

“Peki,” dedim, “Cennete cehenneme gidiyor musunuz?”

“Ara sıra,” dedi.

“Bizim bildiğimiz cennete cehenneme mi gidiyorsunuz?” dedim,

“Pek sayılmaz,” dedi.

“Peki ya nereye?” dedim,

“Samsara’ya veya Nirvana’ya,” dedi.

“Onlar da ne?” dedim,

“Nirvana’yı duymuşsundur, yapma,” dedi. “Samsara ise yeniden doğuş döngüsü, tutkularından arınacağın yer, dünya,” dedi.

“Ne kadar devam ediyor bu Samsara?” dedim,

“Sana bağlı,” dedi, “Tutkularından arınmayı kaç hayatta tamamlayabilirsen.”

“Seninki bitti mi?” dedim,

“Bitse burada olmazdım,” dedi.

İkimiz de sıkılmıştık, sustuk.

Birden aklıma geldi. Demek ki, diye düşündüm, gişelerin arkasındaki karanlık yerde bir dolu kapı var. Her dinin kendine özgü cennet cehennemleri, Samsara’lar, Nirvana’lar… Ve kabile dinlerine ait daha kaç kapı. Durdum. Geldiğimden beri bir şeylerin ters olduğu barizdi ama tam o anda, kafamda bir ışık, sinsi sinsi yanıverdi. Işık dediğim, daha çok zayıf bir süzme gibi.

Görevliyle konuşurken Sanjog, donup kaldı. Afalladı, tek kelime edemedi, yüzü perişan oldu. Ondan hemen sonra sıra bana gelmişti ama kendi derdimi unutup girdim koluna, yürüdük otele kadar. Hiç konuşmadı yolda – ben de soramadım. Otele az kalmıştı ki cılız mı cılız bir sesle;

“Bir terzinin kızı olacakmışım yeni hayatımda,” dedi.

“Bunda bu kadar üzülecek ne var ki?” dedim.

Hani ‘bir de seninle uğraşıyorum’ gibisinden bir nefes veriş vardır ya, gözlerini kapatır şahıs, nefesini burnundan verir; onu yaptı. Sonra yine suspus oldu. Yanından ayrılmadım. Aslında yalnız kalma isteği bu kadar aşikâr olan bir kimsenin yanında durmam. Ama öyle garip bir psikolojideydim ki sanki Sanjog varım yoğumdu ve yanından ayrılırsam yapayalnız kalacakmışım gibi geliyordu.

Otelin bahçesinde çenelerimiz kilitli, ördekli havuza bakıyorduk. Bir mekân ancak bu kadar sıkıcı olur diye düşünürken tam;

“Belki de,” dedi, “Bir çift meme ve düzgün bacaklarla başa çıkabilmeyi öğrenmem gerekiyor.” Bir derin nefes alıp verdikten sonra devam etti. “Biz, terziye gittiğimizde, yıkanıp temiz kıyafetler giymeden masaya oturamazdık. Çünkü terzi bizden alt kastta ve düşük değerdeydi. Hatırlıyor musun, dün gece sana da söylemiştim çok umutlu olmadığımı. Kastımın düşebileceğini az çok tahmin edebiliyor olsam da, cinsiyetimin düşmesi tam bir sürpriz oldu.”

Son cümlesini söyledikten saniyeler sonra dahi, kaşlarım karman çorman Sanjog’un yüzünü seyrediyordum.

“Sizde de öyle değil mi? Kadınlar yani… Kadın işte…” dedi.

Ayakkabılarımın bağcıkları çözülmüş, bağlamak için eğildim.

“Bilmem ki,” dedim.

7. gün

Bugün kararlıydım; gişeye dayanıp isyan edecektim! Gittim. Sabahın köründe sıraya girmeme rağmen iki buçuk saat bekledim. Çok kalabalıktı… Herkes de tek tip. Etraftakilere sorunca öğrendim ki Güney Afrika Cumhuriyeti, Lesotho’ya girmiş. Dün gece ilk kez bombalanmış. Bugün de düşer diyorlar. Zaten küçücük bir ülke.

Sıra bana gelince durumu anlattım. Yine tanıttım kendimi.

“Ben,” dedim, “Yanlışlıkla ölmüşüm. Mahkeme kararımın çıkmasını bekliyorum ve burada artık ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Yanlışlığın bir an evvel düzeltilmesini ve evime dönmeyi istiyorum.”

Gerçi boşuna konuşuyordum. Ben görevlinin önüne gelir gelmez kadının baktığı kocaman ekranda kim olduğum, nasıl öldüğüm bilgileri beliriveriyordu. Hızlı bir retina taraması? Ses ya da koku? Bilmiyorum ama bu kadar insanın bilgilerini tutmak için devasa bir veri tabanına ihtiyaç vardı; aklım almıyor. Ve buna karşılık bu hız… Etkileyici.

“Haklısınız,” dedi görevli, “Yanlışlıkla ölmüşsünüz. Ama şanslısınız ki hakkınızda yapılan ilk duruşma sonrasında kısmi bir karar çıkmış. O kadar yüklü ki adliye, inanamazsınız,” diyerek klavyede tık tık tık bir şeyler yazdı.

“Hmm, homm,” diye sesler çıkardıktan sonra; “Kararı okuyorum,” dedi nihayet. Sonra yine duraladı. “Beyefendi, ölümünüzün planlanmamış olması sonucu değiştirmemiş görünüyor. Bir ölüsünüz, bunu geri alamıyorlar, bu sebepten dolayı da tekrar yeryüzüne gönderilmenize imkân yok.”

“Nasıl olur?” dedim, “Hintli bir arkadaşım daha dün gece gitti tekrar dünyaya. Gece yarısı. Bir gün içinde hakkındaki karar çıktı, Bugün sabaha karşı doğmuş olmalı…” biraz durup ilave ettim, “Bir terzinin kızı olarak.”

“Yeniden doğuşa inanıyordu galiba, Budist miydi arkadaşınız?”

“Evet.”

“Bu durumda anlamlı. E, siz Reenkarnasyona inanmıyorsunuz ki beyefendi.”

Tam ağzımı açıp cevap verecektim ki, o devam etti.

“Aslına bakarsanız, hiçbir dini kayda rastlamıyorum hakkınızda, doğru mu?”

“EeVveEt?” Şaşırdım, hatta biraz korkup kekeledim.

“Ancak buraya gelip şikâyette bulunabildiğinize göre, ateist de değilsiniz demek ki. Onlar buraya gelmezler çünkü.”

“Nasıl?”

“İnandıkları gibi aynı. Yok olurlar.”

Tastamam bu an, kalın kafatasımdan gelen genleşme kütürtülerini duyduğum andır. Kulak diplerinden bir uğultu önce, sonra kafamın orasında burasında inceden kalına kayan çatırdamalar. Anlamaya başlamıştım galiba olan biteni. Kelimelere dökecek kadar.

“Evet,” dedim, “Dini bir duruşum yok-TU. Bu konuda ve belki benzer birçok konuda bir duruşum yoktu.”

“Ama inandığınız hiçbir şey yok ise de buraya gelmiş olmanız olanaksız beyefendi. İnançsız olsaydınız, siz öldükten hemen sonra ruhunuzun kendini sindirmiş olması gerekiyor. Aslında sorgu ekranınızda bir ibare var; ‘Hydmaton’, ama korkarım ben bu ifadeyi ilk defa görüyorum. Hemen bakıyorum anlamına…”

“O dediğiniz ne demek inanın bir fikrim yok, daha önce hiç duymadım. Bana inancımı soruyorsanız; her insanın kendisi için doğru olduğuna inandığının, onun için kuşkusuz doğru olduğuna inanıyorum. Özetleyince bu kadar. Annem biber kızartmasının zararlı olduğuna inanıyor ve yemiyorsa, bu onun için şüphesiz en doğru davranıştır diyorum. Evliliğin toplum için bir baskı unsuru olduğunu ve kokuşmuş bir pratik olduğunu düşünen birisi de, evlenmemeli şüphesiz.”

Görevli kadın kafasını yana yatırıp, bana dikkatle bakmaya başlayınca ben de cesaret buldum ve kollarımı dayadığım gişeden kaldırıp sallayarak anlatmaya devam ettim.

“Tabi bu bir başkasını ilgilendirmez. Düşüncem, bireysel psikolojide benim için tek ilke olsa da, sosyolojik katmanda bunun bir geçerliliği yok. Şöyle açıklayabilirim belki; bir anne düşünün, zararlı olduğuna inandığı için çocuğuna çizgi film izlettirmiyorsa, bu sadece bir dereceye kadar anlaşılabilir, çünkü her ne kadar o ebeveyn de olsa, çocuğunun yetiştirilmesinden de sorumlu olsa, çocuk ayrı bir bireydir. Konu daha da kalabalıklaşıp sendikalar, ordular ve ülkeler olduğunda işin rengi daha da değişiyor. Bu sosyal topluluklar, birçok kişinin iradesi çarpıştığı için, benim bireysel doğruluk inancımın doğrulanabileceği bir yer değil kuşkusuz. Hydmaton mu dediniz? Her neyse, düşüncemin dinsel uygulamalarındaki doğruluğuna dahi alttan alta güçlü bir şekilde inandım. Bir Müslüman örneğin, çok iyi yaşadığına ve iyi bir Müslüman olduğuna inanıyorsa, kuşkusuz o, cennete gidiyor diyordum. Keza bir başkası Yahudi olup kötü bir Yahudi olduğunu düşünüyorsa, o da inandığı şekilde cehenneme.”

Kadın kaşlarını kaldırdı, kafasını doğrulttu, nefesini verirken;

“Hmm hmm,” diye onayladı, “Buradaki tanım da benzer. Siz de görüyorsunuz ya beyefendi, aslında burada size olan da tam anlamıyla bu. Herkesin kendisi için inandığının yine kendisi için doğru olduğunu görüyorsunuz. Bir bilgi eksikliği sanırım sistemin tıkanmasına yol açıyor: Sizin kendiniz için neye inandığınız!”

Sonra bana dünyaya dönemeyeceğimin kesin olduğunu bir kez daha hatırlattı:

“Ama,” dedi. “İnanç sisteminiz henüz çok yeni olduğundan sizi burada nasıl ağırlayacağımızı biz de henüz bilemiyoruz. Bu da mahkemenin ikinci etabı sonunda belli olacak. Sonuç konusunda elbette bilgilendirileceksiniz. İyi günler.”

43. gün

O günden sonra, bir ay mı oldu? Sadece bir kez girdim kuyruğa. Burada da bürokrasi dünyadaki gibi işliyorsa eğer, boşuna zaman kaybetmeye değmez diye. Görevli kadının söylediği sürekli kulaklarımda geziniyor; “Bir bilgi eksikliği sanırım sistemin tıkanmasına yol açıyor; sizin kendiniz için neye inandığınız.”

Bilmiyorum ki.

?. gün

Yazmayalı birkaç yıl geçmiş olabilir ya da olmayabilir. Unuttum. Başka Hydmaton’lar da geldiler benden sonra. Daha az yabancılık çektiler tabi, neler olup bittiğini birkaç cümleyle özetleyiveriyordum çünkü misafirhaneye her gelene.

Günlerim nasıl mı geçiyor? Dava sonuçlarını takip edip itiraz etmek ve aramızda organize olmakla. Davamın sonucu mu? İlk çıkan sadece otelde kalmamız için bir karardı. Bizim konaklayacağımız yer, Araf olmayacakmış. Buraya geldiğim ilk günlerde batak oynadığım kişilerin bahsettiği şehir, orası Araf’mış. Tabi kim bilir hangi dinin Araf’ı. O yüzden yollara düşseymişim de ben o şehri bulamayacakmışım. Görünen o ki bizim için var olan tek şey, bu misafirhane olacak.

Bir vakfımız var burada. Durumumuzun “yüksek empati, kuantum ve globalleşme” yüzünden böyle bir çıkmaza girdiğini düşünüyoruz. Belki biraz geç ama burada bir şeyleri değiştirebileceğimize inanıyoruz. Öncelikle kendimiz için tabi. Davamız, grevlerimiz… Ama işler biraz ağır ilerliyor. Tüm hayatımız boyunca hiçbir şeye inanamamış bireyler topluluğu olarak, bir ideal uğruna bir şeyler yapmak hepimize zor geliyor. Yorucu, evet ama çok önemli değil, hayat artık bedava olduğundan ve bir kez daha ölmeyeceğimizden, uzun soluklu ve zorlu işlere niyetlenebileceğimize inanıyorum. Bazı haklarımızı da elde ettik aslında; yeni bir otel inşasına başladılar misafirhanenin yanında. Çok daha modern bir tesis. Pek yakında da bize toprak vermeleri için greve gideceğiz. Böylelikle bir kasabamız, belki de şehrimiz olabilir. Bizimkisi yeni bir dinse ve sayımız gitgide çoğalıyorsa, bunun bir çaresine bakmaları gerekiyor. Otel gibi geçici çözümlerle olacak iş değil.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s